• YAŞATILACAK OLAN “KAHRAMANLAR”!..

    Bakın burası son derece önemlidir: Antalya’nın Muratpaşa Belediye Meclisi, 2082 ile 2091 numaralı sokakların kesiştiği yerdeki parka, sayısız organ ameliyatına imzasını atan Prof. Dr. Alper Demirbaş’in adını verdi. (1) Akciğer kanseri nedeniyle ameliyat edilen ve ameliyat sonrası enfeksiyon kaptığı için yaşamını yitiren Demirbaş, birçok insanın sağlığına kavuşmasında önemli rol oynamıştı. Türkiye’de ilk doku uyumsuz böbrek naklini o yaptı. İlk kan gurubu uyumsuz böbrek nakli de onun eseridir. Aynı anda baypas ve böbrek naklinde de Demirbaş’ın imzası var. İlk böbrek-pankreas nakli programı ile ilk kadavra ve canlı vericili karaciğer naklini yapan yine Prof Demirbaş’tır. 8 binin üzerinde böbrek ve karaciğer nakliyle, dünyada en fazla böbrek nakli yapan cerrah olarak kayıtlara geçti.…

  • “DEĞİŞİM”E ŞANS VERMEK GEREKİR!..

    Türkiye’de iktidar, 2002 yılından bu yana projelerin yarıştırılması ile değil, halkın “kutuplaştırma”sı ile belirleniyor. Kutuplaşma gerçekleşince kitleler duygularının “esiri” olarak işlem görüyorlar. Bu yüzden “yumuşama” hayati önemde bir adımdır. Buna “normalleşme” demek daha doğrudur. Zira normal yaşamın içerisinde “sertlik” zaten olmamalıdır. Her ne kadar Reis; “öfke de bir hitabet sanatıdır” (1) diyorsa da doğru değildir. Doğru olan, şimdiki gibi öfkesiz hitap edebilmedir… *** Eğitimi çağdaş değerlerden uzaklaştırıp, ortaçağ kalıplarına sıkıştırmak halka bilimi ve bilimin sunduğu olanakları yasaklamaktan başka bir anlama gelmez. Başka bir söyleyişle halkı eğitimsiz bırakmaktır. Çocuk yaşta “rahle” başına oturtulan insanlar, “medrese” tipi okullarda kolaylıkla eğilip bükülebilirler. Çağdaş eğitime uzak kalan halkın, “sağcı-muhafazakar” olmaktan başka seçeneği bulunmamaktadır. “Cahil”…

  • O “ARKADAŞLAR”IMA AÇIK MEKTUPTUR!..

    Geçenlerde yine Kadir Mısıroğlu kaynaklı bir itham/iftiranın, “kaldırım düzeyinde palavradan” ibaret olduğunu kanıtları ile birlikte ortaya koymaya çalışıyordum… Çok zorlandım çoook… Kaynak olarak gösterdiğim kitapların “ücretsiz” olarak nasıl temin edileceğini anlattıktan sonra, birer örneklerini de tartışmayı takip edenlere “WhatsApp” hesaplarından “pdf” formatında göndereyim dedim. (Ücretsiz elbette.) Bu kadarı yeterli olmayabilir, diye düşünüp; Kadir Mısıroğlu’na kaynaklık eden Dr. Rıza Nur‘un “Hayat ve Hatıratım” adlı kitabının bilimsel bir şekilde irdelenmesi/değerlendirilmesi ile ilgili Kanal B’de yayınlanan harika bir programın kayıtlarını da ekledim. Bakarsını bu da yeterli olmayabilir dedim ve bu defa da Turgut Özakman’ın DR. RIZA NUR DOSYASI adlı (162 sayfa) kitabını bulup gönderdim. Hazır başlamışken, 1993 yılında yayınlanmış KİTAP GAZETESİ’NİN 22-23 ve…

  • GEÇMİŞ OLSUN TÜRKİYE!..

      Halkın sağlığını kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kaldığı şehir hastanelerinden kimler; ne kadar, nasıl kazanıyor (1) acaba? Bakınız 1 nolu dipnota. Merkezi Hekim Randevu Sistemi (MHRS), yap-boz tahtasına nasıl döndü? Bunu da sağlık emekçilerinden dinleyelim. (2) Bakınız 2 nolu dipnota. Normal şartlarda; her hastaya 20 dakika, özellikli durumlarda daha uzun muayene zamanı ayrılması gerekirken, MHRS sisteminde, “ek randevu” oluşturulması hastaları bir biri ile hastayı da hekim ve sağlık emekçileri ile karşı karşıya getiriyor. Bu da daha az zamanda hastalara niteliksiz sağlık hizmeti sunma ve daha fazla şiddet anlamına geliyor… Tüm hastalarımıza ve hasta olma olasılığı bulunanlara “geçmiş olsun” diyesim geliyor!.. *** Burası Başkent Ankara’dır. Burada “hasta garantili” şehir hastaneleri…

  • CUMHUR İTTİFAKI ÇATIRDIYOR!..

      “Yumuşama” (1) tartışmaları sürerken: “Kobani olayları”ndan (2) sonra açılan ve Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada; HDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’a 42 yıl, Eş Başkan Figen Yüksekdağ’a 31 yıl 6 ay olmak üzere, sanıklara toplam 400 yıl ceza verildi. (3) Demirtaş’ın, cezaevinde nesnel değerlendirmeler yapmak için yeteri kadar zamanı olacak. O da Osman Kavala gibi “Paralel Yargı” kurulmasının yolunu açan Anayasa değişikliğine “yetmez ama evet” dediği için mutlaka pişmanlık duyuyordur… Cezaevi koşullarını bilen bilir… *** Kobani davasının kararı açıklandıktan bir gün sonra, “28 Şubat davası”ndan tutuklu emekli komutanlar, “sürekli hastalık, sakatlık ve kocama hali” (4) gerekçesi ile serbest bırakıldılar. (5) Allah var, onlar hiçbir zaman “yetmez ama evet”…

  • “O’NUN İPİNİ ÇEKTİLER”!..

    İpi çekenler kimlerdir ve bizden birileri mi? İlk soru da budur son soru da. Bunun gibi daha nice sorular beynimi kurcalayıp durmakta. Sinan Ateş cinayeti ile ilgili olarak soruşturma savcısı gibi düşünüp duruyorum. İşim zordur. Zira Sinan Ateş, sadece eski Ülkü Ocakları Genel Başkanı değildi. Çok daha fazlasıdır: O bir bilim adamıydı; genç bir akademisyendi ve bir doçentti. Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesiydi… O’nun ipini çekenler; aynı zamanda bilimin de ipini çektiler. Dolayısıyla, yurtsever olan herkesin bu cinayetten bazı sonuçlar çıkarması gerekir. Böylece gelecek nesillere, önlerini açacak “düşünsel bir miras” bırakabiliriz… *** 1980’li yıllarda MHP’nin avukatlığını yapan Mehmet…

  • “ESKİYE İTİBAR OLSAYDI…”!..

    CHP’nin attığı “müzakere” adımı son derece yerinde ve doğrudur. Nitekim, 22 yıldır “kutuplaştırma” siyasetinin ekmeğini yiyen Erdoğan, yolun sonuna gelindiğini görmüş ve aynı politikalarla iktidarını sürdürmenin olanaksızlığını anlayarak, bu adıma olumlu karşılık vermek zorunda kalmıştır. Reis’in müzakerelerin ilk adımını “yeni anayasa” olarak belirlemesine fazla da takılmamak gerekir. Erdoğan’ın asıl amacının en azından bir dönem daha Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile iktidarını sürdürmek olduğu çok açıktır. Bu gerçeğe rağmen, görüşmelerden kaçınılmamalıdır… *** Asıl ilginç olan ise, zamanında Erdoğan’la mücadeleden kaçarak, halkı bu “ucube” sisteme mahkum edenlerin, şimdi Saray’la mücadeleyi önermeleridir… Bu önerilere de takılmamak ve öneri sahiplerini ciddiye almamak gerekiyor. Bu hususta küçük bir hatırlatma yapmama izin verin: Mühürsüz oldukları için geçersiz…

  • SARAY’A NEDEN GİTMEK GEREKİYOR?..

    Kemal Kılıçdaroğlu’nun (KK) “Saray takıntısı”nın altında ne vardır? Saray’ı boykot yapanlar, Erdoğan’ın Anayasa’ya aykırı olarak üçüncü kez Cumhurbaşkanı adayı olmasına “suya tirit” gerekçelerle olur verenlerdir. O zaman “Mağduriyet yaratmayalım, onu sandıkta zaten yeneceğiz” demişlerdi. Ne oldu? Bir kez daha yenildik!.. Asıl yenilen 85 milyon halktır; KK’nın kaprisi, inadı, ihtirası ve ihaneti yüzünden tam tamına 13 yılımız heba edildi, buna 5 yıl daha eklenecek. Ne kadar ömrümüz kaldı ki?! AKP iktidarı süresince, halkın ezici çoğunluğu fakirleşmiş, buna karşılık küçük bir azınlık refah içerisinde beyler-paşalar gibi yaşamaya devam etmiş ve edecektir… (2) Biz evimize ekmek götürmek için zorlananlarız… *** Saray’a gitmemek neyi çözecektir? Veya gitmekle kazanabileceklerimiz nelerdir? Bu soruları enine boyuna masaya…

  • “HAFIZLAR” SIRTIMIZDAN İNMEYECEKLER!..

    Yerel seçimlerden sonra yaptığım ilk değerlendirme şöyleydi: Türkiye’nin kırmızıya boyanması çok iyi oldu. En azından üretime hiçbir katkısı olmayan; dinci vakıf, cemaat ve tarikatlara belediyelerden bağlanan hortumlar kesilerek halkın paralarının bir kısmı kurtarılmış oldu. O kadarı bile iyi bir şeydir… *** Meğer kazın ayağı öyle değilmiş! Belediyelerden kesilen hortum, (1) bu defa Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesinden bağlanacak. 2024-28 Stratejik Planı’nda; (2) “seküler (3) anlaşıyın toplum üzerindeki etkilerinin geleneksel değerlerimizin gelecek nesillere aktarılmasında olumsuz yansımaları olmaktadır” değerlendirmesi ile Anayasanın “laiklik ilkesine” aykırı tutumunu sürdüren Diyanet İşleri Başkanlığı, kuruluş amacından iyice uzaklaşıp, AKP’ye “can simidi” olma işlevini içselleştirmiş bulunmaktadır. Hiç kuşku yok ki, AKP’nin seçmeni olmaktan başka bir özelliği olmayan yandaşlar da…

  • “ÖZÜ BAŞIMIZA”!..

    Birinci konu: İsrail’in; İran’ın Şam’daki büyükelçilik yerleşkesinde yer alan konsolosluk binasına, 1 Nisan’da hava saldırısı düzenlemesi hiçbir şekilde kabul edilemez bir terör eylemidir. Elçilik binalarının bulunduğu araziler ait oldukları devletin toprağıdırlar. Bir devletin başka bir devlet topraklarına silâhlı saldırıda bulunması ise savaş ilânıdır. Dolayısıyla İsrail’in bir terör devleti olduğunu söylemekte yanlışlık yoktur… Önce bu tespiti yapalım… *** İsrail’in bu terör saldırısında; İran Devrim Muhafızları Ordusu’ndan 2’si general olmak üzere toplam 7 kişi yaşamını yitirdi. Devletler hukukunda “misilleme” (mukabele-i bilmisil) (1) vardır ve meşru bir hak sayılır. Dolayısıyla İsrail’in konsolosluk saldırısına İran’ın karşılık vermesi beklenen bir şeydir. Nitekim, İran devleti Cumartesi gecesi, 100’den fazla insansız hava aracı (İHA) ve 300’ü aşkın…