KONUK YAZARLAR

İYİ PARTİ “İYİ” YAPTI!..

17 Aralık 2023

AKP’nin “sessiz devrim1 olarak isimlendirdiği karşı devrimi görmezden gelerek yapılan değerlendirmeler gerçekçi olamazlar.

Yaşamakta olduğumuz gerçekler, ünlü yazar Yılmaz Özdil’in tarifi ile tam olarak “gaslight”tır.2

Erdoğan’ın “sessiz devrim” açıklamalarına, böyle bir söz söylenmemiş veya ”sessiz devrim” yapılmamış gibi “sessiz” kalmak, hayal aleminde gezinmek ve halkı aldatmaktan başka bir şeydir.

Başka bir söyleyişle karşıdevrimin iyice yerleşmesine yardım etmektir.

Pasif destek vermek, sessiz işbirlikçiliktir...

Cumhuriyet devrimleri” temelden karşı Necip Fazıl-Kadir Mısıroğlu çizgisini savunanları, sürekli vitrine çıkartıp, ulusal kahramanları “itibar suikasti”ne uğratanları el üstünde tutan ve “Müslüman Kardeşler” ideolojisine uygun icraatları ile her fırsatta Siyasi İslamcı olduğunu vurgulayan AKP liderinin sözlerini duymazdan gelmek, söylenmemiş gibi davranmak, Dietrich Bonhoeffer’in tanımlaması ile “aptallıktan”tan başka bir şey değildir…

Bu yazıyı okumaya devam etmeden önce, dipnottan “Aptallık teorisi”ni okumanızı şart koşuyorum.3

***

Son kurultayda CHP genel başkanlığından uzaklaştırılan Kemal Kılıçdaroğlu’nun büro açması ile Saadet Partisi Milletvekili Hasan Bitmez’in cenaze töreninde; en ön safta ve yeni Genel Başkan Özgür Özel’in yanı başında yer tutmasını,4 sıradan olaylar gibi değerlendirmek doğru değildir.

Gündemde kalma çabaları, tamamlanamayan “görev” için emre amade olunduğunun beyanıdır.

KK’nın yenilgiyi içerisine sindirememiş olduğu kendi beyanları5 ile sabittir…

CHP’yi 12 yıl işgal altında tutan KK ve “yol arkadaşları”nın kazandıkları mevzileri kolay kolay terk etmeyecekleri anlaşılmaktadır.

Zaten tüm adamları CHP örgütleri içerisinde yuvalanmış olup, “FETÖ ve PKK seviciler” olarak nam salmış olan “ikinci cumhuriyetçi” bu kadrolarının tasviyeleri yılları bulacaktır.

Tersini söylemek de mümkündür:

İşgal mangasının yeniden CHP’yi ele geçirmeleri bile söz konusu olabilir…

Pusuda bekleyenler vardır.

Tehlike henüz savuşturulmuş değildir…

***

CHP içerisindeki iç hesaplaşma; “6 Ok’u sahiplenme” temelinde değil, “parti içi iktidarı” ele geçirme operasyonu olarak ele alınmalıdır.

Zira:

Özgür Özel’in Kürt sanatçı Pervin hanımın6 elini göstere göstere öpmesi; ve bundan pişmanlık duymadığını açıklaması “kibarlık” ve “nezaket” kavramları ile açıklanamaz.

Aynı şekilde:

CHP Ordu Milletvekili Mustafa Adıgüzel’in PKK Lideri Öcalan’a “Sayın” diye hitap etmesinin7 dil sürçmesi olmadığı daha sonra düzeltme yapmamasından ortaya çıkmıştır.

CHP’nin yeni Genel Başkanı Özgür Özel’in Şeyh Sait tartışmasına “ne şiş yansın ne kebap8 babında katılması ise CHP’ye hiç ama hiç yakışmamıştır…

***

Bizlerin, çocuklarımızın, torunlarımızın ve onların çocuklarının geleceğini, yaşam tarzını ve her şeylerini doğrudan etkileyecek olan siyasi kararları; eleştirmek, irdelemek, sorgulamak ve karşı tezleri yüksek sesle dile getirmek en doğal hakkımızdır.

Aynı zamanda Anayasadan kaynaklanan yurttaşlık ödevimizdir.

Bu hak ve ödevimizin kullanılmasında gösterilecek tereddüt ve gecikmeler, tüm aydınları ve devrimcileri son tahlilde, siyasi iktidar ve işbirlikçileri ile “suç ortaklığı”na götürecektir.

Anayasayı ve Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımayan bir iktidarın, temel hukuk kuralları ile evrensel hukuk ilkelerine aykırı düzenlemeleri karşısında, sanki ülkede bağımsız ve tarafsız yargı varmış gibi iki de bir “yargıya başvurma”yı bir marifet gibi gösteren ana muhalefet, bu yolla “sessiz devrim”e halkın alışması ve boyun eğmesi için önemli bir olumsuz işlevi yerine getirmektedir…

Geçersiz olduğu tartışmasız olan oylarla “Tek Adam Rejimi”ne geçilmesini sağlayan referandumun en küçük bir tepki verilmeden ”meşrulaştırılması”nın sorumluluğu da tamamen Y-CHP’nin üzerindedir…

***

Yukarıdaki özetlenen siyasi tablonun ikinci derecedeki sorumlularının ana muhalefet partisi ile “6’lı Masa” olarak kendilerini tanımlayan Millet İttifakı’nın bileşenleri olduğunu tartışmaya gerek bile yoktur.

Hal böyle olunca, “6’lı Masa” bileşenlerinin en büyüğü olan İYİ Parti’nin içerisindeki; çalkalanmalar, istifalar, tasfiyeler ve hayati önemdeki her türlü sapmalar Türk halkını doğrudan ilgilendirmektedir.

Çünkü oradaki şekillenmeler, bizleri ve gelecek nesilleri doğrudan etkileyecektir.

Bu nedenle İYİ Parti’de “duygusal kararlar” alınmasına en sert tepkiler zamanında verilmelidir.

İYİ Parti içerisindeki parti içi iktidar mücadelesine de “bizi ilgilendirmez” diyerek kayıtsız kalmak, asla doğru bir davranış olamaz.

Kayıtsızlık, yurttaşlık ödevlerimizden birinin açık ihmali olur.

Zira bu mücadelenin sonunda, siyasi iktidar “güç zehirlenmesi” (Tanrısal ego)9 ile daha da azgınlaşabilir.

Bununla birlikte halk, siyasi iktidarın meşru yollardan değiştirilebileceği umudunu yitirerek mücadeleyi bırakabilir ve üstüne üstlük güçlü görüntü veren siyasi iktidarın yanında yer de alabilir.

Böyle bir siyasi atmosferin doğmasına sebebiyet verecek eylem ve söylemlere en sert şekilde karşılık verilmesi için İYİ Parti içerisindeki Cumhuriyet Devrimlerine bağlı Kurucu Felsefe ve Kuruluş Değerlerine saygılı siyasetçiler cesaretlendirilmeli ve desteklenmelidir…

Çok partili sisteme ve demokratik laik cumhuriyete geri dönüşü amaç olarak benimseyenlerin tasfiye edilmelerine kayıtsız kalamayız…

***

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce 6’lı Masa’yı dağıtması ve sonra geriye dönmesinin ve bu olayların yarattığı “güç kaybı”nın asıl sorumlusunun KK ve arkadaşlarının “üstenci”, “saygısız”, “fırsatçı” ve “kibirli” davranışları olduğunu kabul ediyoruz.

Bu bağlamda Akşener’in Y-CHP ile hesaplaşmaya gitmesi son derece haklı ve yerinde olmuştur.

Nitekim KK ve yol arkadaşlarının CHP yönetiminden ayrılmaları sonucunu doğuran yerel seçimlere “özü başına girme kararı”nın son derece etkili olduğu inkâr edilemez.

Bir bakıma CHP’lilerin yapamadığını İYİ Parti yapmıştır; kıvılcımı Akşener çakmıştır…

Bu noktadan itibaren İYİ Parti ile köprüleri atmanın, ülkeye bir yararı olmayacağı gerçeğine göre hareket edilmelidir.

Son seçimlerde alınan oy oranları esas alınarak belediye başkanlıkları paylaşılmalı ve hızla gerilemekte olan AKP’ye yeniden büyükşehirler altın tepsi içerisinde sunulmamalıdır.

Seçimlere 3 aydan fazla zaman vardır ve bu süre içerisinde böyle bir işbirliğini hayata geçirmek mümkündür…

Yandaşlara ve arkadaşlara makam-mevki dağıtma zamanı değildir…

Herkes aklını başına devşirmelidir…

***

CHP’nin yeni yönetiminin arkasına aldığı rüzgara güvenerek, işbirliği ve adil paylaşıma burun kıvırması söz konusu olur da AKP büyükşehir belediye başkanlıklarını AKP yeniden ele geçirirse, bunun tek sorumlusu Ekrem İmamoğlu (Özgür Özel) ve arkadaşları olacaktır.

AKP’nin yerel seçimlerde göstereceği başarının bir “sinerji” (artı güç)10 yaratacağından kimsenin kuşkusu olmamalıdır.

Bu enerji birikimi ile AKP’nin 2028 genel seçimlerini kazanması dahi söz konusu olabilir ki, bunun da ana nedeni CHP ile İYİ Parti’nin bu çocukça ve duygusal davranışları olacaktır…

***

AKP’nin yerel seçimlerde büyükşehir belediyelerini yeniden kazanması ve bu başarının yaratacağı “sinerji” ya da muhalefet cephesinde yaratacağı “ahmaklık durumu” ile genel seçimlerin de kaybedilmesi söz konusu olabilir…

Ki, Türkiye için asıl felaket tam da burasıdır…

O zaman yurttaşlıktan kulluğa, “Demokratik Laik Cumhuriyet”ten “İslamcı Cumhuriyet”e fiili geçiş, tüm kurum ve kuralları ile birlikte “hukuken” de gerçekleşmiş olacaktır…

Muhalefet partileri de siyasi tarihe bu “başarıları” ile kaydedileceklerdir…

Yeni CHP”nin akıl ermez plânları ve ince “dönüştürme” hesapları yüzünden 21-5 yıl kaybeden Türk halkının, İYİ Parti’nin tamamen duygusal olan “kantara çıkma” hevesi yüzünden bir 5 yıl daha kaybetmeye tahammülü kalmamıştır.

Kemerler son deliğine kadar sıkılmıştır.

Muhalefet partileri bu iktidarı değiştirmek için gerekirse çiğ tavuk bile yemek zorundadırlar…

Oyun oynayacak zaman değildir…

2” İnsan zihninde gerçeğin yerine gerçek olmayanı koymaya, yanlışı doğruymuş gibi inandırmaya deniyor gaslight. Hiç yaşanmamış olayları yaşanmış gibi gösterip, somut olarak yaşanmış olayları hiç yaşanmamış gibi kabul ettirmeye deniyor.” Y. Özdil

https://www.guven.com.tr/saglik-rehberi/gaslighting-psikolojik-manipulasyon

3 Aptallığın Teorisi

Almanya tarihinin en karanlık döneminden geçiyordu. Masum insanların dükkânları taşlanıyor, kadınlar ve çocuklar zalimce sokak ortasında aşağılanıyordu. Genç bir teolog, Dietrich Bonhoeffer bu zalimliğe yüksek sesle itiraz etti ve bu sebeple hapse atıldı. Hapiste uzun uzun düşündü; sayısız filozof, şair, fikir ve bilim insanı çıkaran bu kültür, nasıl olup da organize kötülüğün, zalimliğin, korkaklığın, cehaletin ve suçun merkezi haline gelmişti? Bonhoeffer, “Sorunun kökeninde kötülük değil, aptallık yatıyor” dedi. Hapisten yazdığı mektuplarda aptallığın yarattığı kötülüğün diğer tüm kötülüklerden daha tehlikeli olduğunu belirtti.

Kötülüğü protesto edebilirdiniz, karşı argümanlarla kötülükle mücadele etmeniz mümkündü. Oysa organize olmuş ahmaklar sürüsüne karşı yapabileceğiniz hiçbir şey yoktu. Ne protestolar ne zorlama onlara etki ediyordu. Mantıklı gerekçeler sunduğunuzda önce reddederler, reddedemeyecek hale geldiklerinde ise önemsizleştirirler. Aptal insanlar hallerinden memnundur fakat saldırmaya da hazırlardır. Saldırıya geçtiklerinde kötü insanlardan çok daha tehlikelidirler…

Bonhoeffer, aptallıkla mücadele edebilmek için önce aptallığın doğasını anlamaya çalıştı. Aptallık bir zekâ problemi değildi, ahlaki bir problemdi. Entelektüel birikimi olduğu halde aptal olan insanlar vardı. Aptallığın doğuştan gelen bir maraz olduğu düşünülse de bu da yanlıştı. İnsanlar belli şartlar altında aptallaşıyorlardı; daha doğrusu başkalarının kendilerini aptallaştırmasına müsaade ediyorlardı. Yalnız insanlarda bu maraz daha az görülüyordu. Buradan yola çıkarak aptallığın psikolojik değil, sosyolojik bir problem olduğu sonucuna vardı. Gücün tek kişide toplanması arzusuna politik ve dini hareketlerde sıklıkla rastlanırdı. Aptallık hastalığının bulaştığı yerler, böylesi gruplardı. Ahmaklar ve diktatörler arasında muazzam bir korelasyon vardı, ikisi de birbirine ihtiyaç duyuyordu.

İnsanların ahlaki ve entelektüel birikimleri bir anda yok olmuyordu. Diktatör, gücünü artırdıkça aptallar o gücün büyüsüne kapılıyor ve bağımsız düşünme yetileri kayboluyordu. Otonom biçimde hareket ediyorlardı. Gözüne sokulan gerçekleri inatçı bicimde reddediyorlardı. Onlarla konuştuğunuzda bir insanla değil, sloganlarla konuşan bir robotla konuştuğunuz hissiyatına kapılıyordunuz. Büyülenmiş gibiydiler, kötülük yaptıklarının farkında değillerdi… Ne yaptıklarının bile farkında değillerdi. Kullanıldıklarını, kötülük yaptıklarını onlara anlatarak bir yere varamıyordunuz.

Onları bu katatonik(*) uykudan çıkarmanın tek yolu bağımsız-özgür olmalarını sağlamaktı. 9 Nisan 1945 günü sabaha karşı Bonhoeffer’i bir toplama kampının darağacına asarak öldürdüler. Ölümünden iki hafta sonra o kamp ABD askerleri tarafından ele geçirilerek imha edildi.

Bonhoeffer yazılarında “Yaptığımız her şeyden sorumluyuz” diyordu…

Katatoni, psikomotor belirtilerle karakterize bir klinik tablo.

Kaynak: Nezevanun – 10/10 Philosophy.

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/mujdat-gezen/aptalligin-teorisi-1919978

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir